1- Anaokuluna kaç yaşında başlanmalı? Her çocuk aynı yaşta anaokuluna hazır olur mu? Hazır oluş nasıl anlaşılır?

Anaokulu çocuklara yaşa uygun bilgi ve becerileri kazandırma, var olan potansiyellerinin gelişimini yukarıya doğru taşıma, sosyal ilişkileri deneyimleme, bağımsız hareket edebilme, kendini ifade etme, problem çözme, paylaşma, sıra bekleme gibi temel yaşam becerilerini güvenli ve destekleyici bir ortamda öğrenme imkânı sunar. Bu, hem duygusal hem de bilişsel gelişimde güçlü bir temel oluşturur.

Genel olarak 36 aylık çocuklar anaokulu sürecine başlamaya uygundur. Bu yaşta başlayan çocuklar, sosyal becerilerini pekiştirir, dil gelişimleri hızlanır, motor becerileri desteklenir ve grup içinde iş birliği yapma gibi hayat boyu kullanacakları beceriler kazanırlar. Ancak daha küçük aylarda olan çocuklar ise tam gün anaokulu yerine; haftada birkaç saatlik kısa süreli sosyal beceri grupları, oyun buluşmaları veya ebeveyn eşliğinde katılabilecekleri etkinliklerle okul hayatına yumuşak bir geçiş yapabilir. Böylece ayrılık sürecini güvenli bir şekilde deneyimleyip, ilerleyen dönemde bağımsız olarak anaokuluna başlamaya hazırlanabilirler.

2 yaş döneminde çocuklar daha çok ben merkezci bir dünyada yaşar; kendi ihtiyaç ve istekleri ön plandadır, paylaşma ve sıraya girme gibi sosyal beceriler henüz gelişmemiştir. 3 yaş civarında ise çocuk, ben’den biz’e ilk adımlarını atar; yakın çevresindeki insanların da duygu ve ihtiyaçlarını fark etmeye, buna göre davranışlarını şekillendirmeye başlar. Paralel oyunlardan basit iş birliği oyunlarına geçer, arkadaşlarını isimle çağırır, duygularını daha net ifade eder ve empati tohumları atılır. Bu dönem, anaokulunun sunduğu güvenli sosyal ortamda paylaşma, bekleme, iş birliği ve çatışma çözme gibi becerilerin gelişmesi için en verimli başlangıç noktasıdır. Bu noktada çocuğun anaokulu sürecine dahil olmaya hazır olduğunu değerlendirebileceğiniz bir kaç soruyu şöyle sıralayabiliriz:

Çocuğunuz;

  • Kısa süreli de olsa anneden/babadan ayrı kalabiliyor mu?
  • Kendi basit ihtiyaçlarını ifade ediyor mu?
  • Bir şeyi belirlenen sürede bekleyebiliyor mu?
  • Basit yönergeleri takip edebiliyor mu?
  • Size dış dünyayla ilgili merak soruları sormaya başladı mı?

Yukarıdaki sorulara verdiğiniz cevabın çocuklara göre yapabilirliği farklı olacaktır. Ancak temel düzeyde kendinize “biraz” cevabını da verebiliyorsanız, anaokulu ile tanışma zamanı gelmiştir diyebiliriz.

 

2- Aileler çocuklarını anaokuluna başlatmadan önce nasıl hazırlamalı?

 

Okula başlamadan önce çocuğun en çok ihtiyaç duyduğu şey, kendini güvende hissetmektir. Bu güvenin temeli, çocuğun “okulda beni gören, duyan ve anlayan yetişkinler olacak” duygusunu kazanmasıyla atılır. Bu nedenle ebeveynlere okulla ilgili gerçekçi ve vaat beslemeyen cümlelerle iletişim kurmalarını tavsiye ederiz. Söz gelimi; “Okul çok eğlenceli olacak. Çok seveceksin” gibi cümleler yerine, okulda temas kuracağı kişileri (öğretmen, arkadaş, müdür, güvenlik vb.) olduğunu, sınıfında bir öğretmeni ve kendi yaşıtı arkadaşları olduğunu, onların oradaki sorumluluklarını yaşına uygun düzeyde açıklamalıyız. Evcilik oyunlarına katılarak okul ortamı kurabilir; rol oyunlarıyla okul ortamının simülasyonunu yaşamalarını sağlayabiliriz. Ardından okulda mutluluk, heyecan, sevinç, kaygı gibi farklı duygular yaşayabileceğini ancak bu duygu ve durumlarını her zaman paylaşabileceği bir yer olduğunu aktarmalıyız. Ebeveynin okula güvendiğini hissettirmesi, çocuğun uyumunu doğrudan etkiler. Okul başlamadan önce çocuğun okul binasını gezmesi, sınıfını görmesi, öğretmeniyle tanışması ve oyun alanlarını keşfetmesi; ortamı tanıyarak kaygısını azaltır. Günlük rutinlerin (uyku, yemek saatleri gibi) okul saatlerine yaklaştırılması da geçiş sürecini kolaylaştırır.

 

3- Anaokulu seçerken aileler öncelikle hangi kriterleri göz önünde bulundurmalı?

Bir anaokulunu değerlendirirken yalnızca binanın görünüşüne veya müfredat başlığına bakmak yeterli olmaz; çocuğun orada nasıl bir gün geçireceğini, hangi değerlerle karşılaşacağını anlamak çok önemlidir. Eğitim yaklaşımının çocuğu merkeze alması, oyun temelli ve keşfetmeyi destekleyen bir yapıda olması önceliklidir. Fiziksel ortamın güvenli, temiz, doğal ışık alan, çocuk boyuna uygun ve özgür hareket imkânı veren şekilde düzenlenmiş olması gerekir. Öğretmenlerin eğitimli, kapsayıcı bir dil kullanan ve bireysel çeşitlilikleri önceleyen bir yaklaşımı olması önemlidir. Ayrıca okulun sosyal-duygusal becerileri geliştirecek programlar sunması, aile ile şeffaf ve düzenli bir iletişim kurması, seçim sürecinde mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.

 

4- Oyun temelli eğitim mi, akademik hazırlık mı? Hangisine öncelik verilmeli?

 

Oyun ve akademi arasındaki çizgi tarihsel olarak yeni, pedagojik olarak uzak bir ayrımdır. Çocuğun gelişiminde bu ikisi daima iç içedir. Oyun, öğrenmenin doğasıdır; akademik içerik bu doğallık içinde işlendiğinde kalıcı ve anlamlı olur. Dolayısıyla biz önce; oyunsu süreçle akademik olanın birbirinden ayrı şeyler olmadığının altını çizmek isteriz. Kâğıt üzerinde yapılan çalışmalardan örnek verelim: Eksik resmi tamamlama bir “bulma” oyunudur. Doğru şekli seçme; yine bir “Arama–bulma” oyunudur. Eşleştirme bir “yakalama” oyunudur. Tıpkı “saklambaç” ta olduğu gibi. Bu sürece bir de çocukların tüm duyularını aktif kılınmasını sağlayan bir süreç yaşamalarını sağladığımızda tüm beyin öğrenmeyi aktif kılabiliriz.

Genel geçer anlamda sadece “akademik” olarak anılan okullarda bunun karşılığının çocuğun gelişimini desteklenmenin sadece müfredat yüküyle yapıldığını görürüz. Söz gelimi; önce okuma-yazma farkındalığının temel becerilerini yerleştirmek yerine çocuğu dışarıdan gelen öğrenmeye bağımlı kılan erken okuma-yazma öğretmeyi tercih ettiklerini görürüz. Burada müfredat yükü; yani temeli zayıf bir bina yerine, mantık yürütme becerilerini geliştirerek sağlam temeli olan ve üzerine daha hızlı çıkılacak özgün mimaride bir yapı inşa etmesine alan açılması daha önemli.

Tüm bunların toplamında; oyunu içermeyen “akademik” eğitim biçimleriyle karşılaşabilirsiniz ancak “akademik” olmayan bir oyun temelli eğitimle karşılaşamazsınız.

 

5- Okulun çocuklara sunduğu sosyal ve duygusal gelişimi destekleyen programlar nasıl olmalı?

 

Sosyal-duygusal gelişim çocuğun hem kendi hem de çevresiyle kurduğu sağlıklı bağlarla mümkün. Dolayısıyla öncelikle çocuğun okula girerken temas ettiği ilk kişiden son kişiye kadar her yetişkinin çocukla kurduğu iletişim ve etkileşim bu noktada oldukça önemli. Çocuğa sadece ismiyle hitap etmek, çocuğun bedensel bütünlüğüne saygı duymak; onayı olmaksızın temas etmemek, dış görünüşüyle ilgili olumlu ya da olumsuz görüşümüzü talep gelmeden ifade etmemek, barışçıl ve kapsayıcı dil kurmak, duygu ve ihtiyaç temelli iletişimi sürdürmek gibi etkileşimin en önemli halidir. Bunun yanında okullarda sosyal-duygusal gelişimi yani; çocuğun öz farkındalık, öz-yönetim, ilişki kurma becerileri, sorumlu karar verme ve sosyal farkındalık becerileri ile ilgili hem örgün hem örtük müfredatta içeriklerinin olması gereklidir. Okullarda sabah paylaşım çemberleri kurmak güçlü başlangıçlar yaratır. Çocukların duygu ve ihtiyaçlarını konuşabildikleri sabah çember rutinleri oluşturmak ve rutinleri değerlendirerek beraber değiştirecek alanlar yaratılmalıdır. Sınıf anlaşmalarının beraber oluşturulması, çember tartışmalarında çocuğun karar alma süreçlerine katılımı, eğitim içeriklerinin kendi oluş hallerini fark etmelerini sağlayacak şekilde düzenlenmesi, öğrenme ortamlarının küçük ve büyük grup çalışmaları yapabilecekleri şekilde düzenlenmesi gibi, öğrenme ekosistemini yaratmak gereklidir. Tüm bunlara ek güçlü ve sürekli etkileşimde olunan psikolog desteği okulun önemli bir bileşenidir.

 

6- Aile-okul iletişimi hangi düzeyde olmalı? Bu konuda dikkat edilmesi gereken noktalar nelerdir?

Aile ile okul arasındaki iletişim, çocuğun yararını merkeze alan, karşılıklı güven ve iş birliği üzerine kurulu olmalıdır. Şeffaf bilgi paylaşımı (gelişim gözlemleri, gün içinden fotoğraflar, raporlar), ailelerin de gözlemlerini öğretmenlerle paylaşabilmesine imkân tanıyan açık bir iletişim kanalı olmalıdır. Sorunlar yargılayıcı değil, çözüm odaklı bir dil ile ele alınmalıdır. Çocuğun güçlü yönlerini vurgulamak, gelişmeye açık yönleriyle ilgili bilgi vermek, okulun bu noktalardaki eylem planlarını aktarmak ve aile ile iş birliğiyle hareket edeceği noktaları belirlemek ebeveyn-öğretmen ilişkisinde pozitif bir zemin oluşturur. Tutarlı iletişim, çocuğun hem evde hem okulda kendini güvende hissetmesini sağlar.

 

7- Eklemek istedikleriniz…

Nasıl insan ve doğa arasındaki ilişkiyi insanın da doğanın bir parçası olduğunu fark ederek yorumlamak gerekiyorsa; bizim için de okul çocuğun yaşam çemberinin içinde olduğunu bildiğimiz bir yerdir. Dolayısıyla okulu yalnızca derslerin işlendiği bir yer olarak değil; çocuğun kendini tanıdığı, başkalarıyla bağ kurduğu, hayata dair ilk adımlarını attığı bir yaşam alanı olarak görürüz ve bir yaşam ekosistemi kurarız.  Her çocuğun gelişim hızı farklıdır; biz kapsayıcı ve güvenli bir ortamda her çocuğun kendi potansiyelini gerçekleştirmesi için rehberlik ederiz.

 

8- Ebeveyn eğitim programları ailelerin çocuk gelişimine katkısını nasıl destekler?

Ebeveyn eğitimleri, anne ve babalara, çocuk gelişiminin farklı alanlarına dair güncel ve bilim temelli bilgiler sunarken, bu bilgileri günlük yaşamda uygulama becerisi kazandırır. Bu nedenle, anne babaların çocuklarının gelişimine rehberlik ederken ve onlara eşlik ederken her an yanlarında olabilmek amacıyla YÖM Aile Akademisi’ni kurduk. YÖM Aile Akademisi’nde yürütülen topluluk temelli programlar ve atölyeler, ebeveynlerin kendi çocukluk deneyimlerini yansıtmalarına, çocuklarını daha derinlemesine anlamalarına, şefkatli iletişim kurmalarına ve edindikleri bilgileri eyleme dönüştürmelerine imkân tanır. Böylece ebeveynler yalnızca bilgi sahibi olmakla kalmaz; çocuklarıyla birlikte büyüyen, öğrenen ve gelişen bir aile kültürü inşa ederler.

 

Şebnem ÖZGEN

YÖM Okulları Akademik Direktörü/ Yönetim Kurulu Üyesi

 

Röportajın devamı için tıklayın.